İntikam Soğuk Yenen Bir Yemektir

Tanrıların yeryüzündeki temsilcisi Kral Pisiris, babamın başını kestirmişti, sevdiğim kadının, çocuğumun ölümüne neden olmuştu ve ben ödlek Patasana, onun karşısına çıkmamış, yüzüne tükürmemiştim. Korku, ışığı boğan karanlık bir gece gibi aklıma, yüreğime çökmüş, bütün bedenimi sarmıştı. Evet, ben bir korkaktım ama korkaklar da intikam alırdı. Belki de en iyi intikamı korkaklar alırdı. İlan etmeden, sinsice bekleyerek, hiç kimsenin ummadığı bir anda.

Patasana üç bin yıl öncesinde yazıyor bu satırları. Bu coğrafyada yazılıyor bu satırlar, Anadolu'da. Gerçi ne önemi var ki coğrafyanın, intikam Anadolu'ya sıkıştırılabilecek birşey değil ki. İnsana özgü, insan olan her yerde olmuş ve olacak olan birşey intikam!

Patasana intikamını alıyor mu, merak edenleriniz varsa Ahmet Ümit'in "Patasana" adlı romanından öğrenebilirsiniz. Beni ilgilendiren o değil, Patasana'nın yazdığı şu satırlar: "Evet, ben bir korkakrım ama korkaklar da intikam alırdı. Belki de en iyi intikamı korkaklar alıdrı. İlan etmeden, sinsice bekleyerek, hiç kimsenin ummadığı bir anda."

Patasana'ya hak veriyorum. En iyi intikam alanlar her zaman korkaklar olmasa da çoğu zaman korkaklar oluyor. İntikam alanların en iyilerinin ortak özellikleri ise ilan etmeden, sinsice beklemeleri ve kimsenin ummadığı bir anda harekete geçmeleridir sanıyorum. İşte Patasana bunu bin yıllar öncesinde keşfetmiş bir "korkak"tı.

En Yakınımızdaki Uzak: Ermenistan

Ermenistan; bize bir o kadar yakın ve bir o kadar da uzak. Evet, hemen yanıbaşımızda belki ama aynı zamanda ulaşamayacağımız kadar da uzağımızda bir ülke. Ece Temelkuran Ağrı'nın Derinliği adlı kitabında şöyle söylüyor: "En yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız..."

Gerçekten de öyle değil mi? Ne biliyoruz hemen yanı başımızdaki Ermenistan ve daha da önemlisi Ermeniler hakkında? Eminim okyanus ötesindeki bir Brezilya'ya dair bilgilerimiz Ermenistan'dan çok daha fazladır. Ermeni bir üniversite öğrencisi, Phil Gamelian'ın bir saptamsı bu noktada son derece haklı: "Ermeniler sürekli olarak Türkler hakkında konuşur, düşünür ve yazar. Ama Türkler, Ermeniler hakkında hiç konuşmuyor."

Ermenistan hakkında, Ermenistan'ın önde gelen isimlerinin Ece Temelkuran'la yaptıkları söyleşiler biraz olsun aramızdaki sis perdesini aralıyor. Örneğin Levon Ananyan'ın şu sözleri Ermenistan'ın sanat ve kültür hayatı hakkında oldukça açıklayıcı: "Bizim halkımız çok okuyan bir halktır. Ama serbest pazar ekonomisi her şeyi değiştiriyor elbette. Sovyet Ermenistan'ında şiir kitapları 40, romanlar 60 bin adet basılırdı. Telif ücretleri çok yüksekti. Ama bağımsızlıktan sonra devlet desteği çekilince yazarlar kendilerini finanse edecek insanlar aradılar. O finansman da şartlı geliyor. Bu yüzden bazen romanların üzerinde finanse eden otelin resmini ya da sponsor ne istiyorsa onu görebiliyorsunuz. Bu ülke yoksulluk yüzünden insanları tarafından terk edilen bir ülke. Ama biz hala okyanuslar için yazıyoruz."

Ermenistan'ın milli şairleri arasında sayılan ve Nazım Hikmet'le de dostluğu olan Silva Gabudikyan ise şunları söylüyor Ece Temelkuran'a: "Siz çok zor bir zamanda geldiniz küçük hanım. Bu ülke bütün bir yaşama sistemini değiştirdi. Ardından çok canımızı yakan Karabağ savaşı geldi. Sonra 1988'deki deprem... Elli bin kişi öldü, ülkenin yarısı yıkıldı. Kapalı sınırlar yüzünden yardım gecikti. Bağımsızlık ilan edildiği gün, bütün bu sıkıntıların on beş yıl süreceğini hiç kimse düşünmemişti. Biz küçükhanım, dört yıl elektriksiz yaşadık. Bu ülke, dört yıl mum ışığında yaşadı. Giysileriyle yatıp kalktı bütün halk. Ülkenin dörtte biri göç etti. Siz küçükhanım, işte böyle şeyler yaşamış bir halkın ruhunu anlamaya çalışıyorsunuz."

Ermenistan ile ortak bir coğrafyada, ve belki de ortak bir kaderi yaşıyoruz. Oysaki ben yukarıdaki satırları okuyuncaya kadar, Ermeniler ve Ermenistan hakkında pek de bilgi sahibi sayılmazdım. Oysa biz aynı toprağın ekmeğini yiyoruz. Arto Boyacıyan bunu çok güzel ortaya koyuyor:  "Şurada, hemen Erivan'ın dışında bir nükleer santral var. Patladı mı ne Ermeni kalır ne Türk." Gerçekten de öyle, aynı topraklarda yaşayan insanların kaderi de çoğu zaman benzer oluyor.

Ece Temelkuran'ın Ağrı'nın Derinliği adlı kitabında, oldukça ilginç bir ayrıntı gözüme çarptı: Ermenistan'ın bir Donanma Bandosu var. Bunda ne var demeyin, çünkü Ermenistan bir kara ülkesi, Ermenistan'da deniz yok! Ama ilginç bir şekilde Ermenistan Donanma Bandosu var.

Göze çarpan bir diğer nokta da Ermenilerin sanata, özellikle de heykel ve edebiyata düşkünlüğü. Bu ilgi büyük boyutlarda, bunu Silva Gabudikyan'ın ağzından dökülmüş şu sözlerde görebiliyoruz: "Ama biz acı ile yaşamıyoruz sadece. Dünyanın, insanlık tarihinin iyiliklerini de önemsiyoruz. Burası iki yüz yıl önce Shakespeare çevirmiş, okumuş bir ülke! Bu, birşey demektir, önemli birşey demektir."

Ermenistan hakkında yazılacak yüzlerce paragraf daha var ama bunları yazacak ne yerim ne de zamanım var. Onları hiç ama hiç bilmiyoruz, bunu anlatmak amacıyla yazdım yazdıklarımı da... Ece Temelkuran'ın da dediği gibi maalesef "En yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız..." Bunu değiştirme gücü bence gençlerde.. Bunu ne devlet politikaları ne de politikacılar değiştirebilir, bunu değiştirecek tek güç bu coğrafyanın gençleri.. Bu noktada Ermeni blog yazarlarına ulaşma imkanımız olsaydı keşke, birlikte birşeyler yapabilseydik onlarla...

Yaftalamadan Düşünmek ve Zaman Gazetesi

Zaman gazetesi'nin "Yaftalamadan düşünün!" sloganı bir zamanlar oldukça ilgi toplamıştı. Hatta bu ilginin hala sürdüğünü söyleyebilirim, hala duyuyorum bu sloganı. Peki, nedir yaftalamadan düşünmek? Öncesinde "yafta" nedir?

Yafta, "etiket" anlamına geliyor. Yaftalamak da, haliyle etiketlemek. Yaftalayarak düşünmek ise önyargılarla düşünmek anlamına geliyor. Sözün özü, Zaman gazetesi diyor ki, insanlara etiketler takmadan düşünün! İnsanları etiketlemeyin...

Tüm bunlara karşın Türkiye'de bir yaftalama kültürüdür, almış başını gidiyor. Örneğin Zaman gazetesi bile bu kültürün bayraktarlığını yaparak büyük bir ironiye imza atıyor! Zaman'da köşe yazan Ali Bulaç'ın Metallica dinleyicilerine dair şu yaftalamaları herşeyi ortaya koyuyor: "Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin..."

İnternette de yaftalama kültürü fazlasıyla etkin. Örneğin Ekşi Sözlük veya Uludağ Sözlük'te aynı gün içinde şeriatçı, bölücü ve biraz sonra da darbeci olarak yaftalanabilirsiniz. Çok uğraşmanıza da gerek yoktur, sadece kendi fikirlerinizi söylemeniz yeterlidir bunun için. Blog yazarları arasında da durum farklı sayılmaz! Nitekim bana dair bile birçok yafta ortalarda dolaşmakta...

Sözün özü artık bir an önce yaftalamadan, esas meseleleri konuşmamızın zamanının geldiğini düşünüyorum. Aksi halde sağlıklı sonuçlar alınacağını sanmıyorum.

Prof. Dr. İbrahim Ortaş'la Üniversite ve Türkiye Üzerine

Politik Akademi, röportajlarıyla kaldığı yerden yayınlarına devam ediyor. Türkiye'nin dört bir yanında akademisyenler ve işin uzmanlarıyla politikaya dair yaptığımız söyleşilere bir yenisi daha eklendi. Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile "Eğitim, Üniversite ve Türkiye" konusunda bir röportaj gerçekleştirdik.

Prof. Dr. İbrahim Ortaş, 21. yüzyılda gücün niteliğinin değiştiğini belirterek Almanya'yı örnek gösterdi: "Günümüzde güç dediğiniz şudur: 'Nitelikli insanı kim elinde tutuyor?' Biz bunu ne zaman anladık; II. Dünya Savaşı sonrası yıkılan, taş üstünde taş bırakılmayan Almanya’da kişi başına düşen milli gelir bugün çok yüksektir. Oysa savaş sonrası milli gelir de üretim de düşmüştü. Ama Almanya’nın elinde çok sayıda nitelikli insan vardı. İşte o nitelikli insanlarla Almanya 1960’lı yıllarda yeniden şahlandı."

Bilgili insan yetiştirmek notkasında da üniversitelerimizi ve genel anlamda eğitimi ele aldık. Prof. Dr. İbrahim Ortaş'ın üniversitelerimiz hakkındaki saptamaları oldukça çarpıcı: "Gazi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Türkiye’deki akademisyenlerin profilinin çok düşük olduğu ortaya konuldu. Bugün üniversitelere yapılan eleştirilere, üniversitelerin üretkenliğine bakıldığı zaman çok ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuz doğru. Ben bunu TÜBA dergisinde de yazdım. Akademisyenlerimizin büyük bir bölümü dil bilmiyor, geçenlerde YÖK başkanına da TRT’deki bir programda söylemiştim; kendileri de bunu önemsiyorlar. Türkiye’de ciddi anlamda akademisyenlerimiz dil bilgisinden yoksun, verimlilikleri yönünden yetersiz."

Prof. Dr. İbrahim Ortaş'la ayrıca milli eğitim, 12 Eylül, üniversiteler, Türkiye, güç, bilgi çağı ve son dönemde yaşanan gelişmelerle de ilgili konuştuk. Detaylara ve söyleşinin tamamına ulaşabileceğiniz adres: Politik Akademi